Bütünleşmeye Doğru:

(Hayatın Anlamı Üzerinde Deneme)

 

Bildiğimizi sandığımız ve iyi kötü tatmin olduğumuz hayatımız gün gelir aniden yön değiştirir, bu değişimin nedeni bir kayıp, hayal kırıklığı, sağlık problemi olacağı gibi bir gün yatağımızdan boşluk ve anlamsızlık duyguları ile de kalkabiliriz. Daha önce çok iyi mücadele ettiğimiz günlük hayatın detayları anlamsız ve gereksiz gelmeye başlar. Anlam krizi diyebileceğimiz bu durumda yüzeydeki rahatsızlıkların altında insan benliğinin daha yüksek anlamlar ile birleşme isteği yatar.

Hayatın anlamı ve yüksek bilinçten bahsederken Abraham Maslow’dan bahsetmemek hata olur. Maslow 1950’lerde hep hasta insan psikolojisini araştırmak yerine sağlıklı ve mutlu insanların psikolojilerini araştırmaya karar verir ve araştırmasının sonucunda “Moslow’un Piramidi” yada “İsteklerin Hiyerarşisi” diye bilinen çalışmasını ortaya koyar. Maslow’a göre insanın istekleri çok katlı piramidin basamakları gibidir ve piramidin en alt katında temel yaşam ihtiyaçları olan yiyecek, uyku, oksijen vb, ikinci katında güvenlik ihtiyaçları olan ekonomik güvence, düzen vb, üçüncü katında aitlik ve sevgi ihtiyaçları, aile, arkadaşlık vb., dördüncü katta kendine güvenin ihtiyaçları statü, ustalık, takdir vb. ve piramidin en üst katı olan beşinci katta meta –ihtiyaç diye adlandırdığı insanın kendi doğrusunu arama ve anlama, güzelliği yaratma, hakkı arama, ruhaniyat gibi yüksek benlik veya ulviyat diyebileceğimiz ihtiyaçlar vardır. Maslow bir katı tatmin ettiğimizde diger kattaki ihtiyaçlara yöneleceğimizi düşünür, diğer bir değiş ile hepimizin içinde diğer ihtiyaçlarımızı giderdiğimizde piramidin en üst katına çıkma isteği biyolojik olarak vardır.

Ken Wilber’in “Atman Project” kavramına göre (ve diğer mistik inanışlarda olduğu gibi) insan doğası tanrısaldır. İnsan adına ne derseniz deyin - Allah, Tanrı, Buddha, Brahma, Tao, Evren, Kozmos- ile bir bütündür. İnsan doğası yaradılışı ile koptuğu bu bütünlük ile birleşmek ister fakat hayatının koşulları onun bu mertebeye gelmesine engel olur dolayısı ile insan zihni bu kavramların yerini tutacak araçlara yönelir. Anne karnındaki bebek için bu rahimdir, doğduktan sonra anne sütü ve büyüdükçe yiyecek, para, seks, ün, şöhret, güç, dış görünüş, bilgi gibi içimizdeki eksikliği tatmamlayıcı araçlar ile bütünlüğe ulaşma isteğimizi tatmin etmeye çalışırız.

En üst noktada amaç kendi ayrı benliğimizden veya ego kişiliğimizden sıyrılıp evrenin bütünlüğü ile birleşmektir. Bu gerçek benliğimiz ve en yüksek farkındalığımızdır.

Kendimizi bütünün bir parçası görüp bu bütünlük ile birleşmenin ilk adımı kendimizi tanımak ve tamamlamaktır diyor Carl Jung çünkü gerçekten sahip olmadığımız bir seyi başka bir şeye dönüştüremeyiz. Unutmayalım, bildiğimizi sandığımız ego kişiliğimiz bilincimizin merkezidir fakat bilinç ve bilinçdışından oluşan tüm benliğimiz değildir.

Carl Jung bütünleşmenin ve bireyleşmenin öneminden bahsederken bu bilinçdışımızdaki özelliklerimizi bilincimize getirmenin öneminden bahsediyordu. Buradaki bütünleşme bilinç ve bilinçdışının bütünleşmesi, bireyleşme ise kendimize ait gerçek doğamızı bulmaktır ve toplum normlarından veya toplumdan uzaklaşma anlamında değildir.

Ancak kendi öz benliğimizi anladıktan sonraki aşama evrendeki herşeyin birbiri ile bağlantılı ve bir bütünlük içinde olduğunu ve kendimizin de bu bütünün bir parçası olduğunu anlamak olabilir.

Bütün zamanların spiritüel öğretmenlerinin birleştiği konu materyalin ardından koşmanın bize tatmin, mutluluk ve iç huzuru getirmeyeceğidir. Mistik literaturde bu duruma çare olarak insanlığın içine dönmesi ve cevaplarını kendi içinde ve zihninde bulması, sonra psikospiritüel bir değişim geçirmesini gösterir.

 

 

Yukarıdaki Tibet duvar resiminde (thangka) hayatın döngüsü resmedilmiştir. Bhavachakra adı ile bilinen bu thangka sembol olarak oldukça zengin olmakla beraber Buddhizmin temel yasalarını anlatır. Orta çember, altı döngü (lokas) en üst farkındalığa (nibbana) erişene kadar yeniden ders almak uzere içine gireceğimiz döngülerdir. Üst taraf tanrısal boyut veya cennet, tanrısal veya ulu kişiler (devas), kıskanç savaş titanları (asuras) ve aç gözlü, büyük karınlı hayaletler (pretas) dan oluşur. Alt taraf aşırı sıcak veya aşırı soğuk ile acı çeken insanların boyutu veya cehennemdir. Bu kısımda hayvansal iç güdüler, iyi ve kötüsü ile insanlar resmedilmiştir . Bu çemberin en ortasında iç içe iki çember daha vardır. Dış çemberde ruhun iniş ve çıkış yolculuğu sembollenir, iç çember ise üç hayvanı resmeder: domuz, yılan ve horoz. Bunlar üç zehirdir ve insanın hayatındaki bütün bela ve acının kaynağıdır. Domuz, umursamazlığın ve görmezden gelmenin, Yılan, kızgınlığın ve saldırganlığın, Horoz isteklerin, tutkuların sembolüdür. Bunları aşamayan insan devamlı hayatın çemberinde acılar, sorunlar, mutsuzluklar, hastalıklar içinde dolanır durur. ( Tibet tıbbında bütün hastalıkların kaynağı da bu üç zehirdir. )

Burada Domuz’un temsil ettiği umursamazlık ve görmezden gelme, kendimizin ve dünyamızın realitesini anlamamak veya anlamamazlıktan gelmektir ve bu zehirin panzehiri öz benliğimiz ve evren ile bütünleşmektir.

Yılan ile temsil edilen insanlığın saldırganlığa eğilimidir. Bu konu üzerinde yapılan yeni çalışmalar bu eğilimin çocuklukta sevgi eksikligi, trauma, engellenme ve çaresizliğe tepkiden daha derin olduğunu söylüyor ve saldırganlığı bizi öz benliğimizden uzaklaştıran bilinçaltı dinamikleri olarak nitelendiriyor. Bunun temellerini doğum anına hatta C.G. Jung’un da ifade ettiği kollektif bilinçdışına kadar dayandırıyor.

Horoz’un temsil ettigi istek, tutku ve doyurulamayan aç gözlülüğün psikoanalitik tercümesi başarma, sahip olma, kendinden daha fazla olma veya daha fazlasını istemek gibi insanın en alt iç güdüleridir. Freud’a göre insanın doyurulmaz istekleri ve mükkemmeliyetçi tavırları bastırılmış iç güdülerdir ve ilk tatmin olma anını tekrar tekrar yaşama isteğidir. Şu an ki realitemiz ne olursa olsun, onu tatmin edici bulmayız ve hep gelecekteki bir fantazinin şimdiki halimizden daha iyi olacağını düşünürüz, taki o geleceği elde edene kadar, ve hayat geleceğe hazırlanmaktan ibaret olur. Hiç bir zaman şimdi yaşanan realite değildir sonuç ise bir yarışa dönüşmüş hayat tarzıdır.

Hint/Vedic felsefesine göre benzer şekilde farkındalığa erişmek için üç gunas dan kurtulmanız gerekir. Bu üç gunas: tamas (hareketsizlik, çözülme, bozulma, çürüme) rajas (aktivite) ve sattva (genişleme duygusu, pozitiflik, iyilik). İlk ikisini anlamak kolay olsa da üçüncüsünü anlamak icin felsefenin temeli olan iyilik bile olsa “hiç birşeye bağlanmama” yı anlamak üzerinde hayli düşünmek gerekir. Etrafta iyilik dağıtan insanlar genelde sattva’ya bağlanmış durumdadır fakat malesef bu onların evrensel benliğe ulaşmasına engeldir.

Yüksek benlik ile iletişim sağlandığında sanıldığı gibi sevgi ve şevkat duyguları içinde olunmaz, yaşanan his sakinlik ve sessizliktir. Evrene ve bütün canlılara karşı kabaran sevgi ve şevkat hissine “süperbilinç” (superconsciousness) denir. Öz benliğe göre daha canlı ve aktif olan süperbilinç sevginin, gerçeğin, güzelliğin farkındalığıdır. Bazı farkındalık yoluna girmiş insanlar süperbilinç seviyesinde takılı kalır, “Ben” özbenlik ile birleşmez fakat süperbilinç özellikleri olan sevgi, gerçek, güzellik gibi özellikler ile kendini ifade eder. Abraham Maslow bu süperbilinç aşamasında takılmaya “yüksek yana kayma” diye adlandırıyor.

Bugün bu kendi benliğini bulma ve evren ile bağlantıyı kurmak için meditasyon, hareket ile meditasyon (yoga, sufilikte sema), çeşitli nefes egzersizleri (pranayama, holotrophic breath) gibi yöntemler öneriliyor. Bu yöntemler ile dış duyularımızı içimizdeki bilinci hissedinceye kadar azaltabilir ve saf farkındalığa ulaşıp, kimliğimizi evrenselleştirebiliriz.

Stanislav Grof’a göre rasyonel olmayan içgüdü veya istekten kurtulmanın tek çaresi doğum traumasından kurtulmak ve sistematik olarak öz benliğimizi aramaktır. Kendi özbenliğini anlamak için bir terapist ile konuşmanın bu bütünlüşme yolunda vereceği bir garanti yoktur. Her ne kadar bu yöntem bir çok psikolojik problem için değerli olsa da bu konuda Grof’un önerdiği daha ruhani diyebileceğimiz, holotrophic nefestir (Holotrophic Breathwork, Grof .)

Yüksek bilinç veya transpersonal tecrübeler kişiliğimizin, bilincimizin, ego sınırlarımızın, üç boyutlu uzay ve linear zamanın ötesine geçebilmektir. Grof'a gore bu limitlerden kurtulduğumuzda ilk hissedilenlerden biri diğer insanlar, canlılar ve doğa ile özdeşleşmektir.

Bu tip ruhani arayışların son yıllarda çığ gibi artması insan zihninde ruhaniyatın önemini vurguluyor. Buradaki ruhaniyat insanın yüksek anlam ve benlik ile birleşmek için kendi içinde yasadığı tecrübelerdir. Ruhaniyat insan zihninin doğal bir parçasıdır, evren ile bütünleşmeyi amaçlayan arayışlardır ve organize dinlerin ideolojıleri kastedilmemektedir.

Özellikle batıda sanayi devrimi sonrası yaşanan ve dünyanın diğer kesimlerine ithal edilen marteryal odaklı hayat ve teknolojik gelişmeler sonucu uzaklaşılan veya hepten rededilen ruhaniyatın anlamını ve önemini vurgulamak gerekir. Ayrıca fanatik ve dogmatik insanların yozlaştırdigi dinler yüzünden ruhaniyattan uzaklaşmış kişileri ruhaniyat üzerinde cesaretlendirmek ve bu bütünleşmeyi arayan insanlara destek mekanizmaları kurmak gereklidir.

Hayatımıza gerçek anlamı veren kuvvetten uzaklaştırılmanın veya soğutulmanın faturası kişisel boyutta tatminsiz, doğadan yabancılaşmış, belki materyal olarak renkli fakat ruhen fakir ve kuru bir hayat iken, kolektif olarak ödenen külfet ise kirletilmiş doğa, soyu tükenen canlılar ve her yönü ile giderek artan şiddettir.

Richard Tarnas endürstri devriminden önce insan benliğinin evren ile ic içe olduğunu (Şekil A) ve daha sonra insanın giderek benliğini evrenden ayırdığını ve evren ile ilişkisini ben ve diğerleri, benim ısteklerim ve diğer dünya (Şekil B) seviyesine indirdiğinden bahseder . Bunun sonucu ise gözlerimizin önünde yaşanan global drama ve şiddettir.

 

Tarnas Ağustos 2006’da bir grup astrologa Oxford’da verdigi konferansta evren ile bütünleşme konusunda astroloji ile ilgilenlenenlerin çok şanslı olduklarını çünkü hali hazırda evrenin bütünlüğü ve entegrasyonu ilkesi üzerine oturturulmuş bir sistem ile çalışıtıklarından bahsetmiştir.

Bu yolda deneysel arayışlara girmiş kişilere hatırlatılacak nokta farkındalığın enerjisinde de herseyde oldugu gibi iniş ve çıkışlar olacağıdır. Bu enerji çıktığı zaman kendinizi çok iyi hissedersiniz, mucizevi denecek tecrübeler başınıza gelir, indiği zaman, eski engeller yeniden belirir, dünya yine sıkıcı gözükür.

Bilinçüstü (transpersonal) enerjinin aktivasyonu ile bilinçaltındaki rahatsızlıklar da kurcalanır, derinlerde parça parça kalan kızgınlık ve streslerin etkisi ile süperbilinç farkındalığından aşağı düşeriz, böyle durumlarda yılmayıp adım adım yeniden yukarı çıkmamız gerekir.

Örneğin çok iyi bir meditasyonun ardından yaşanan huzurdan bir müddet sonra bir stres boşalması denen tecrübe yaşanabilir, eski streslerden tamamen arınmamız için yeniden tecrübe edilmeleri gerekir. Bunları ruhani büyümenin doğal aşamaları olarak kabul etmek gerekir. Kendi benliğinizi tanıma yolunda da en derindeki çocukluk yaraları ve kompleksleri ile hesaplaşmanızın gerektiği gibi

Ve unutmayalım bugünkü şiddet ve aç gözlülüğün boyutunu düşünürsek insanlığı kendi ve evren ile barışsever bir varlığa dönüştürebilmek hayal ürünü olarak gözükebilir fakat ruhani boyutta atacağımız her adım bizi bütünlüğe biraz daha fazla yaklaştıracaktır.

Pelin Hattatoglu

www.pelinhattatoglu.com

Kaynak

1-Dr Yeshi Donden, Health Through Balance, An Introduction to Tibetan Medicine, Snow Lion Publication, 1998.

2- Stanislav Grof, Psychology of The Future, State University of New York Press, 2000.

3-Richard Tarnas, Cosmos & Psyche, Penguin Group, 2006.

 

             
ana sayfa carl jung ve astroloji yazilar analiz istek analizler bize ulasin site design